Sayın Mine Kırıkkanat'ın Yanılgıları

Radikal gazetesi eski yazarı Mine Kırıkkanat'ın, Radikal gazetesindeki 6 Eylül 2003 tarihli, "Terörün Kimyası" başlıklı yazısındaki yanılgılar aşağıdaki gibidir.

 

Mine Kırıkkanat'ın Pozitivist Yanılgısı: "Bilim ve Din Çatışması"

Sayın Kırıkkanat, "Rasyonel bilimin her yeni adımı bir din tabusunu yok ediyor" diye yazmakta ve bu iddianın üzerine detaylı bir argüman inşa etmektedir.

Oysa yanılmaktadır. Yanılgısı, dinin bilimle çatışma halinde olduğu, bilim ilerledikçe dinin gerileyeceği şeklindeki 19. yüzyılda ortaya atılmış ilkel pozitivist dogmayı hala geçerli sanmasındadır. Oysa bilimsel literatürü yakından inceleyen biri söz konusu şablonun çok yanlış olduğunu ve bunun açıkça ortaya çıktığını kolaylıkla görecektir.

Son yarım yüzyılın bilimsel bulguları, dinle çelişmek bir yana, İlahi dinlerin maddesel evren hakkında öğrettiği gerçekleri bir bir doğrulamıştır. Önce evrenin, aynen İlahi dinlerde öğretildiği gibi, bir başlangıcı olduğu, "yok" iken "var" edildiği, yani yaratıldığı, Big Bang teorisi ile desteklenmiştir. Ardından, 1970'li yıllarda, astronomlar ve fizikçiler, "Anthropic Principle" (İnsani İlke) dedikleri önemli gerçeği keşfetmişlerdir. Bunun anlamı şudur: Evrendeki tüm fiziksel parametreler, insan yaşamı için tam olması gerektiği gibidir. Ünlü astronom Paul Davies, inançlı bir kişi olmamasına karşın, "Tanrı ve Yeni Fizik" isimli kitabında şu yorumu yapmaktadır:

"Çok küçük sayısal değişikliklere hassas olan evrenin şu andaki yapısının, çok dikkatli bir bilinç tarafından ortaya çıkarıldığına karşı çıkmak çok zordur... Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal dengeler, KOZMİK BİR TASARIMIN VARLIĞINI KABUL ETMEK için oldukça güçlü bir delildir." 1

Doğa bilimleri de Paul Davies'in "kozmik tasarım" olarak nitelendirdiği, Allah'ın üstün yaratmasının kanıtlarını ortaya çıkarmaktadır. Özellikle biyokimya alanında yapılan devrimsel keşifler, yaşamın Darwin'in ve onun taraftarlarının sandığı gibi basit olmadığını, aksine çok kompleks sistemlerle dolu olduğunu, bunların bir anda ortaya çıkmış yani yaratılmış olduklarını göstermektedir.

Kısacacı, astronomi, fizik, biyoloji gibi bilim dallarındaki gelişmeler, Mine Hanım'ı da yanıltmakta olan 19. yüzyılın pozitivist/ateist dogmalarını yıkarken, yaratılışın ve dolayısıyla üstün bir Yaratıcı olan Allah'ın apaçık varlığının kanıtlarını ortaya koymaktadır.

Uzun yıllar ateist olarak yaşayan, ancak sonra Allah'ın varlığını kabul eden Amerikalı bilim adamı Patrick Glynn, 1997'de yayınlanan God: The Evidence, The Reconciliation of Faith and Reason in a Postsecular World (Allah'ın Delilleri, Sekülerizm Sonrası Dünyada Akıl ve İnancın Uzlaşması) isimli kitabında, bu konuda şu yorumu yapar:

Geçen iki on yılın araştırmaları, daha önceki neslin seküler ve ateist düşünürlerinin Allah hakkındaki tüm varsayımlarını ve öngörülerini tersine çevirmiştir. (Söz konusu) Modern düşünürler, bilimin evrenin daha da mekanik ve rastlantısal olduğunu ortaya çıkaracağını sanmışlar; aksine bilim, evrende akıl almaz derecede geniş bir "büyük tasarım" olduğunu gösteren hiç beklenmedik hassas düzenin boyutlarını keşfetmiştir.
Bunu az sayıda kişi fark etmiş gibi görünüyor, ama şu açık bir gerçektir: Bilim ve inanç arasında geçen bir asırlık büyük tartışmanın ardından, şu anda konumlar tamamen alt-üst olmuş durumda. Darwin'in ardından, Huxley ve Russell gibi ateistler ve agnostikler, hayatın tamamen rastlantısal ve evrenin de radikal biçimde amaçsız olduğunu gösteren... bir teze dayanabiliyorlardı. Çok sayıda bilim adamı ve entelektüel hala bu görüşe tutunmaya devam etmektedir. Ama bunu savunmak için giderek daha da mantıksız uçlara savrulmaktadırlar. Günümüzde somut deliller, çok güçlü bir şekilde, Allah inancı yönünde işaret vermektedir. 2

Mine Hanım'a da onyıllar öncesinden erimeye başlamış olan pozitivist dogmayı bir kenara bırakmasını ve bilimin gerçek sesini dinlemesini öneriyoruz.

 

Sayın Kırıkkanat'ın Lucy'yi Hala "İnsanın Atası" Sanması

Mine Hanım söz konusu yazısında, Lucy'i hala "insanların atası" sanma yanılgısına düşmüştür. Oysa bu argüman, evrim teorisinin en kararlı savunucuları olan paleontologların çoğu tarafından bile terk edilmiştir. Örneğin ünlü Fransız bilim dergisi Science et Vie, Mayıs 1999 sayısında bu konuyu kapak yapmıştır. Australopithecus afarensis türünün en önemli fosil örneği sayılan Lucy'i konu alan dergi, "Adieu Lucy" (Elveda Lucy) başlığını kullanarak Australopithecus türü maymunların insan soyunun kökeni olmadığı ve bunların soy ağacından çıkarılması gerektiğini yazmıştır.

USA Today gazetesinde Tim Friend tarafından kaleme alınan bir makalede ise insanın sözde doğrudan atası olarak gösterilen Lucy (Australopithecus afarensis) hakkında şu yorumlara yer verilmiştir:

"Lucy'nin bilimsel adı Australopithecus afarensis. Günümüzde yaşayan bonobo şempanzelerine çok benziyor: Küçük bir beyin, öne çıkmış yüz ve iri azı dişleri. Ancak Homo'nun doğrudan atası kabul edilen Lucy'nin bu özelliği son on yılda gözden düştü. Birçok uzman, insanın kökenini Lucy gibi bir ataya doğrudan takip etmenin çok basit bir yaklaşım olduğunu kabul ediyor... Ünlü Smithsonian Doğa Tarihi Müzesi İnsanın Kökeni Programı Başkanı Richard Potts ve daha birçok evrimci uzman, Lucy'nin artık insanın soyağacından çıkarılması gerektiğini kabul ediyor." 3

Sadece Lucy efsanesi değil, tüm bir "insanın evrimi" masalı bilimsel dayanaktan yoksundur. Ayrıntılı bilgi için bkz. İnsanın Hayali Soy Ağacı

Sayın Kırıkkanat'ın Din ve Psikoloji Hakkındaki Yanılgıları

Mine Kırıkkanat'ın yazısının önemli bir bölümünü de, dini inancı bir tür psikolojik bozukluk gibi göstermeye yönelik yorumlar oluşturmaktadır. Mine Hanım, bu konuda da derin bir yanılgı içindedir.

Dinin sözde "psikolojik bir bozukluk" olduğu tezini, ilk kez 19. yüzyıl ateizminin Darwin ve Marks'la birlikte en büyük üç savunucusundan biri sayılan Sigmund Freud ortaya atmıştı. Freud, 1927'de yayınlanan The Future of an Illusion (Bir İlüzyonun Geleceği) adlı kitabında, dini inancın sözde bir tür akıl hastalığı (nevroz) olduğunu ileri sürüyor ve insanlığın ilerlemesiyle birlikte dini inançların tamamen ortadan kalkacağı iddiasında bulunuyordu. Freud'dan sonra da psikoloji bilimi ateist bir temelde gelişti.

Ama o dönemdeki psikologların çoğunun içine düştüğü bu büyük aldanış, yine 20. yüzyılın ikinci yarısında, kendilerinin yürüttüğü psikoloji araştırmaları tarafından çürütüldü. Öncelikle Freudizm'in temel varsayımlarının hemen hiçbir bilimsel dayanağının olmadığı ortaya çıktı. Dahası, dinin, Freud ve diğer bazı psikoloji teorisyenlerinin savunduğu gibi "akıl hastalığı" değil, aksine zihinsel sağlığın en temel ögesi olduğu anlaşıldı. Amerikalı yazar Patrick Glynn, bu önemli gelişmeleri şöyle özetler:

20. yüzyılın son çeyreği (Freud'un kurduğu) psikoanalitik vizyona hiç de uygun davranmadı. Bunun en dikkat çekici yönü ise, Freud'un din hakkındaki görüşlerinin tamamen yanlış çıkmasıydı. İronik bir biçimde, son 25 yılda psikoloji alanında yapılan araştırmalar, dini inancın, Freud'un ve müridlerinin iddia ettiği gibi bir tür nevroz veya nevroz kaynağı olmak bir yana, genel zihinsel sağlık ve mutluluğun en tutarlı ögelerinden biri olduğunu ortaya çıkardı. Üst üste yapılan pek çok araştırma, dini inanç ve ibadetlerle; intihar, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, boşanma, depresyon gibi konulardaki sağlıklı davranışlar arasında güçlü bir ilişki olduğunu gösterdi. Kısacası, ampirik bilgiler, psikoterapi mesleğinin sözde "bilimsel" ortak kanısı ile tamamen ters düştü. 4

Sonuçta, yine Patrick Glynn'in ifadesiyle "20. yüzyılın sonunda modern psikoloji, dinin yerini almak bir yana, dinle yeniden tanışmaya başlamış"5 ve "insanın zihinsel yaşamı hakkındaki salt seküler bir bakış açısının hem teorik hem de pratik düzeyde çöktüğü ortaya çıkmıştır." 6

Mine Kırıkkanat ise tüm bu bulguları göz ardı etmekte, sadece geçtiğimiz yıllarda nörobiyologlarca yapılan tek bir "araştırma"yı kaynak göstererek, dini inanca sözde "nörobiyolojik patoloji" gibi bir açıklama getirmeye çalışmaktadır.

Bu araştırmada ele alınan kavram "mistisizm"dir. Ve, yaygın kanının aksine, "mistisizm" ile "din" çok farklı şeylerdir. Din, akılcı bir değerlendirmeye dayanır. İnsanlar kendi iç dünyalarında ve çevrelerinde Allah'ın varlığına ait delilleri görürler ve dine inanırlar. Din ahlakını anlamak ve onun kuralları içinde yaşamaya başlamak için, sağlam bir yargı şarttır. Mistisizm ise -dinden tamamen farklı olarak- insanın mantık ve akıl yürütme yoluyla erişemediği metafizik kavramları bir hayal dünyasında aramasıdır. Mistisizm kelime olarak, "gözlerini kapamak" anlamına gelen "myein" sözcüğünden türetilmiştir. Mistisizmde yer alan meditasyon ya da trans hali de bu akıl ve mantık dünyasından sıyrılıp irrasyonel bir ortam oluşturmaya çalışmaktır. Mistisizm sezgiye, din ise akla dayanır.

Bu nedenle, "mistisizm" ile gerçek din ve Allah'ın varlığına iman arasında bir benzerlik kurulmaya çalışılması tamamen yanlıştır. (bkz. Harun Yahya, Allah Akılla Bilinir)

Öte yandan Mine Kırıkkanat'ın fanatizm hakkındaki değerlendirmesi de yanlıştır: Dahası bazı insanların psikolojik sorunlarla dine yönelmesi, dinin psikolojik sorunlardan çıktığı gibi bir iddiayı desteklemez. Bu insanların kendi psikolojik durumları nedeniyle içine düştükleri fanatizmin de dinle bir ilgisi yoktur. Her dünya görüşünün, her ideolojinin içinde fanatikler olabilir. Seküler ideolojilerin de son derece koyu fanatikleri vardır. Faşist veya komünist militanlar veya Japon milliyetçiliği adına ortaya çıkan kamikazeler gibi...

Dinin "Kolaya Kaçmak" Olduğu Yanılgısı

Mine Hanım'ın ifadelerinde entelektüel dayanaklarının oldukça "eski" olduğunun delilleri göze çarpmaktadır. Din ve bilim hakkındaki düşüncelerinin tümü, 19. yüzyıl pozitivizmine dayanmaktadır. "İnsanın ölüm korkusuyla, Allah'a sarıldığı, dine sığındığı" şeklindeki yorumuna kaynak gösterdiği Quinte-Curce ise daha da eskiye aittir: Milattan sonra I. yüzyıl…

Oysa Sayın Kırıkkanat eğer daha yakın dönemin düşünürlerinin fikirlerini okursa, bu gibi klasik "din karşıtı" argümanların çürütüldüğüne tanık olabilir. Örneğin 20. yüzyılın en önemli "Teist" düşünürlerinden biri olan C. S. Lewis, din karşıtları tarafından öne sürülen "din, kolaya kaçmaktır" şeklindeki klasik ve yüzeysel iddianın ne kadar yanıltıcı olduğunu detaylarıyla anlatmıştır. Lewis'e göre, dindar insanın "kolaya kaçması" söz konusu değildir, çünkü:

1) Din insanın tutkularını dizginlemesini emretmektedir. Asıl, dini gözardı ederek tutkularının peşinden gidenler "kolaya kaçanlar"dır.

2) Din, insanın evrenin gözle görülen yüzeysel tablosunun ardındaki gerçeği aramasını istemektedir. Bu gerçeği göz ardı eden, sadece yüzeysellikle yetinenler "kolaya kaçan" kişilerdir. 7

Sonuç

Sayın Kırıkkanat, dünyaya yanlış bir açıdan bakmaktadır. Bu nedenle de din ve bilim arasında çatışma yaşandığını, rasyonalizm ile materyalizmin aynı şey olduğunu sanmaktadır. Oysa gerçekte rasyonalizm, yani akılcılık, insanı Allah'ın varlığını fark etmeye götürür. Günümüzdeki entelektüel çatışma ise, din ve bilim arasında değil, bilimle materyalizm arasında geçmektedir. Bilim, Darwinizm gibi materyalist teorileri çürüten gerçekler ortaya koymakta, buna karşılık ise hala 19. yüzyıl pozitivizminin etkisindeki bazı materyalist zihinler dogmatik bir direnç göstermekte ve bu gerçekleri kabul etmemektedirler.

Mine Hanım'a daha açık düşünmesini ve bilimsel gelişmeleri daha yakından izlemesini öneriyoruz.

1. Paul Davies. God and the New Physics. New York: Simon & Schuster, 1983, s. 189
2. Patrick Glynn, God: The Evidence, The Reconciliation of Faith and Reason in a Postsecular World, Prima Publishing, California, 1997, s. 19-20, 53
3. Tim Friend, "Discovery Rocks Human Origin Theories", USA Today, 21 Mart 2003
4. Patrick Glynn, God: The Evidence, s. 61
5. Patrick Glynn, God: The Evidence, s. 69
6. Patrick Glynn, God: The Evidence. s. 78
7. Armand M. Nicholi Jr., The Question of God: C.S. Lewis and Sigmund Freud Debate God, Love, Sex, and the Meaning of Life, Free Press, 2002